» 

Aydıncık Belediyesi 8’ncı Kelenderis Öykü Yarışması Sonuçları Açıklandı.

 

Her yıl düzenlenen kelenderis öykü yarışması bu yıl da 8’ncısı düzenlendi.

Sn. Ali f. Bilir, Sn. Orhan Özdemir, Sn. Nihat Mustul ve Sn. Mehmet Babacan  tarafından değerlendirmeleriyle sonuçlanan  8’ncı Kelenderis Öykü Yarışması sonuçlar şu şekildedir;

   

  1. Birinci olan öykü Çalıkuşu rumuzlu yazarımızın ‘YARALI MARTI’ adlı öyküsü,
  2. İkinci olan Öykü Fıkara rumuzlu yazarımızın ‘MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ’ adlı öyküsü,
  3. Üçüncü olan Öyküler ise Anibal rumuzlu  yazarımızın ‘DAKİBYZA’DA1 BİR GÜN DAHA’ adlı öyküsü ve  Oylum rumuzlu yazarımızın ‘SÜVARİ * HASAN KAPTAN' adlı öyküsü’dür.

 

Yarışmaya katılın tüm yazarlarımıza teşekkürlerimizi sunarken 9’uncı Kelenderis Öykü yarışmasında görüşmek üzere diyoruz.

 

 

Rumuz:Çalıkuşu

               Yaralı Martı

Kanadı kırık martı buldum Karaköy iskelesinde. Babama söylemeden sandalın zulasına koydum. Biliyorum işin yoğunluğunu sebep göstererek ölüme terk ederdi. Babam of babam! Bazen çok acımasız olabiliyor.

Beyaz tüyleri griye dönmüştü. Belki kanadının kırık olmasının verdiği can havliyle halsiz düşerek bu iskeleye sinmişti beklide çaresizce ölümü bekliyordu. Kanatlarında eski kuvveti bulamayıp gözleri havada çakılı kalmış, ümitlerini her martı sesinde yitirmeye başlıyordu.

Masum bakışları vardı. Karnı biraz da açtı. Müşterilerin biraz azaldığını fırsat bilerek tezgâhın altında ona balık verdim. Gagası sanki büyük yük kaldırır gibi zorla açıldı. Çırpınan balık, gagasından yere düştü. Balığın zıplayışları babamın dikkatini buraya çekmişti ama bir şey uydurarak durumu idare ettim. Zaten babamın boş zamanı diye bir şeyi yoktu ya balıkların suyunu değiştirir ya da kasaların yerini… Daha da bir şey bulamadı mı benimle uğraşırdı. Allahtan bu gün eve erken gidecektim. Hem bu erken gidişim martının yaralarını sarmak için bir fırsat olacaktı. Babamın dilinden kurtulmakta ayrı tabii…

Eve gelir gelmez garaja girip martının kanadını sarmak istedim.  Bu işlerde iyi sayılırım. Evimizin çatısından düşen yavru kuşların kırılan kanatlarını annemle sararken öğrenmiştim. Önce soğan dolu fileyi bulup içinden çürümeye tutmuş bir tanesini alarak martının yanına geldim. Korkuyordu. Başını okşayıp, korkma, dedim. Bir bez parçasını yırtarak soğanı kabuğunu içine alacak bir şekilde martının yaralı kanadına sardım. Sonra üzerinden iple sıkı olmayacak şekilde bağladım. Bir tasın içine su koyup önüne bıraktım. Sonrada eve gidip buzluktan donmuş Palamut alıp garaja, martının yanına, geldim. Palamutu kuşbaşı doğrayıp önüne bıraktım. Gagasını balık parçalarına uzattı yiyemeden öylece uykuya daldı.

Ertesi gün babamla, iskeleye Karadeniz’den sergi için gelen, pahada ağır, balıkları diziyorduk. Biryandan da müşterilerle ilgileniyorduk. Sergiye konulan balıklara müşterilerin ilgisi çok büyük oluyordu. Onları satın almak için kıran kırana pazarlık yapılıyordu. Babam balıklar hakkında bilgi verirken bir yandan da elindeki maşrapayla üzerlerine deniz suyu serpiyordu. Suyu yiyen balıklar parlarken, fiyatlar o derece kabarıyordu. Babam, sergideki balıkları vermekte o kadar zorlanıyordu ki ablamı enişteye verirken bile bu kadar zorlanmamıştı. Müşteriler tuzlu bulduğu fiyatları indirmek için çok çaba göstermişlerdi. Babam balıkları satmamak için elinden geleni yapıyordu. Tuzlu fiyata rağmen en iri balığa bir müşteri alıcı oldu. Babam, bu balık satılık değil, dese de müşteri inatla almak için kolları sıvadı. Adamın balığı normalin üç mislisine almasına rağmen mutlu olmasını merak ettim, sorduğumda aldığım cevap beni çok etkilemişti. Meğer bu balık ameliyatlı hastalara, iyileşmeyen yaralara iyi geliyormuş, en geç bir iki hafta içinde ayağa kalkıyormuş. Adam mutlu ola dursun aklıma bir cinlik gelmişti ama bunu babam bir duyarsa beni bir daha iskeleye çıkartmazdı. Yine de bu riske değerdi. Babam müşterilerle ilgilenirken o tür balığı sergiden indirip zulaya yerleştirdim. Yılın ilk sergisi olmamasına rağmen bu kalabalığı beklemiyorduk ama bu yoğunluk ilk kez bir işe yaramıştı.

Üst üste işten erken ayrılmama çok kızan babamdan, izni yine de koparmıştım. Elime bir poşet tutuşturarak, bunu Fatma teyzene götür, dedi. Bende bunu fırsat bilerek zuladaki poşetimi de aldım.  Babamın ne bu acele demesine aldırış etmeden koşturarak nefesimi evde aldım.  Fatma teyzenin balığını biran önce verip hemen garaja gittim. Martıyı koyduğum karton kutunun içinden çıkardım. Kanatlarındaki sargıya baktım. Martı biraz kendisine gelmiş beni görünce eskisi gibi korkmamıştı. Hayvanda olsa kendisine zarar vermeyecek kişiyi biliyordu. Getirdiğim balığı bu sefer hiç naz yapmadan yemeye başladı. Ağzının tadını biliyordu kerata. Bir yandan balığı yerken bir yandan da bana şirinlik yapıyordu. Bende başını okşayıp, iyi olacaksın, diye moral veriyordum.

 

Fıkara

Mühendislik Fakültesi

     Cumartesi gününe erken uyanmanın bıkkınlığıyla çıktım evden. Yolun trafiksiz, dolmuşun insansız olmasını umarak durağa vardım. Durdurduğum arabanın farları kırık, kasası darbeliydi. Bu halde trafiğe nasıl çıkabiliyordu? Bir sonrakini beklemek istedim fakat ön koltuğu boştu. Hem camdan yolu izlemek hem de para alışverişinde çıkan sesleri dinlemek keyif verirdi bana. Sanki birine kaptıracakmış gibi biner binmez attım kendimi koltuğa. Mahalle esnafına güvenilebilir biri olduğumu göstermek için selâmün aleyküm, deyişim, dolmuşçular için daha çok, zararsızım, yan koltuğa oturuyorum, anlamındaydı.

    Yol kenarlarında bekleyenlerin çoğalması için yavaş ilerliyordu araba. Öyle ki, sıkıntıdan adamın hareketlerini seyrediyordum. Nedense, yüzündeki kırışıklıklara ters düşen simsiyah saçları değil, boğumundan sonra kalınlaşan başparmakları dikkatimi çekmişti ilk. Acemi şoförler gibi iki eliyle kavradığı direksiyona göğsünü dayamıştı. İzlenimime göre, dolmuş sürmenin adabında parasını göndermeyenleri tespit etmek, yolcu almak için sağdaki arabayı sıkıştırmak ve kırmızı ışığa takılmasına sebep olan yayalara korna çalmak vardı. Bu adam, böyle şeyler yapacak birinden çok, parası çıkışmayana, olduğu kadar diyen, iyi kalpli şoförlere benziyordu.

    Işıkta duruyorduk. Orta yaşlı gri eşofmanlı bir kadın, yeşili bekleyen arabaların arasından süzülerek dolmuşa bindi. Parayı vermeden önce elindeki kâğıdı uzattı. Göz ucuyla baktım; Sınav Giriş Belgesi, yazısı ve kötü çekilmiş vesikalık fotoğraf… Mühendislik fakültesindeymiş, geldiğimizde söyler misiniz, diyen kadına cevap vermedi şoför. İlham gelmesi için tekrar tekrar soruyu okuyan öğrenci gibi, adamın telaşlı gözleri birkaç kez kâğıdı turladı. Bilmediğinden olsa gerek, geçiştirir gibi başını salladı ve yeni binen yolcunun parasını alma bahanesiyle belgeyi para kutusuna sıkıştırdı. Her kırmızıda durduğumuzda çaktırmadan kâğıdı eline alıp bir şeyler hatırlamak ister gibi uzaklara bakıyordu. Neden sadece, oraya gitmez, dememişti ki? Hâlbuki şoför ya da kadın, biri sorsa, söylerdim o fakültenin bu dolmuş güzergâhında olmadığını… Kötü bir insan olduğumu düşündüm bir an. Hayır, ben sadece rolü olmadığı için perde arkasında oturan bir oyuncuydum.

    Tahmin ettiğim gibi şoför, mimarlığı mühendislik fakültesiyle karıştırmıştı. Arabayı durdurup, kâğıdı kadına uzatırken de bastı bastıra, mimarlık fakültesi hemen şurada, demiş;. kadın göremeyince koltuğundan arkaya sarkmış ve parmağıyla göstererek adım adım tarif etmişti. Yanlış yönlendirildiğini bilseydi, bu ilgisinden dolayı şoföre teşekkür eder miydi? Neden bir kişi bile yanlış dolmuşa bindiğini söylemiyordu kadına? Ya umursamıyorlardı ya da oynamak için rol verilmesini bekleyen bir ben değildim.

Kadının gerçeği öğrendiği andaki surat ifadesini düşündüm. Doğru fakülteye gitmek için indi bindi yapması gerekiyordu. Bu da saatler süreceğinden, çoktan sınavı kaçırmıştı. Ardından, sinir krizini atlattıktan sonra dolmuş şoförünün gıyabında küfür edişini hayal ettim. İnmek isteyenler, binmek için el edenler, para üstü bekleyenler, şuraya geldiğimizde bana söyler misinler, burada değil şurada ineceğimler ve kâğıtta yazan okul... Acaba kadın, zihni bunlarla meşgul şoförü suçlayabilir miydi?

     Kadının arkasından ben de indim. Önce onu durdurmak, hemen taksiye atlayıp doğru fakülteye gitmesi için uyarmak istedim. Kim bilir ne sınavıydı ve nasıl emek harcamıştı. İşte bu ana kadar iyi bir insan gibi hareket ettiğimi düşünürken, asıl isteğimin, bu emeğin yerle bir oluşunu seyretmek olduğunu anladım.  Bugüne kadar emek harcadığım boş şeylerden karşılık alamamamın kiniyle, yalnız olmadığımı bilmek istiyordum. Fakat birine sormalı, gerçeği bir başkasından öğrenmeliydi. Talihsizliğine nefret dolu tiradını atarken, karşısında değil, izleyicilerin arasında olmalıydım.

    Kadın bir köşeye oturup sınav saatini beklemeye başlayınca daha fazla sabredemedim. Yanına yaklaşıp, aynı dolmuşta olduğumuzu, şoförün bir yanlışlık yaptığını, Mühendisliğin burada olmadığını söyledim. Kadın bir tuhaf baktı bana ve hiçbir şey söylemeden önünde insanların toplandığı koca binayı gösterdi. Tabelada Mühendislik Fakültesi, yazısını okuduğumda kaçmak, süper kahramana dönüşüp karanlık boşluğa uçmak istedim. Mühendislik, birkaç ay önce mimarlığın yanına taşınmıştı fakat ben bunu nasıl unutabilmiştim? Bence bütün suç, mimarlık fakültesi, diyen suratsız dolmuş şoföründeydi.

    Evet, sabredemeyip sahneye çıkmış, en doğalından, acı verici bir oyun sergilemiştim. Amacımın sadece yardım etmek olduğunu düşünen kadın, yine de teşekkür etti bana. Allahtan bunu neden dolmuşta söylemedin, diye sormamıştı.

 

 

 

 


4.12.2017